Ana sayfa Tawdilo Köşe Yazılar ‘Küçük Butan Köyleri’

‘Küçük Butan Köyleri’

49
0
2005 Agcasar Mezarlık

Male Butan, Elbistana’a bağlı 125 haneli bir köy. İsmini, 2 yüzyıl önce bu köye yerleşen ilk aileden, Buto ailesinden aldığı varsayılıyor. Ancak eskiden Ermeni yerleşkesi olduğunu gözler önüne seren kalıntılar da mevcut. Örneğin eskiden kilise olarak kullanılan ve adı da o biçimde halen geçerliliğini koruyan tarihi bir kalıntı mevcut. Rakımı 3 bin metreyi geçen Nurhak ve Salawan dağı yamaçlarına kurulu köyün etrafında kendisiyle aynı kaderi paylaşan onlarca benzer köy daha bulunuyor. Rivayet odur ki, eskiden her taraf geniş ormanlıklarla kaplıymış. Suların bol olduğu, tam da Osmanlı’nın zulmünden kaçan Kızılbaş Kürtlerinin sığınak bulduğu bir alan. Ancak zaman içerisinde tüm ormanlık alanlar ya yakılmış, ya da kesildiği için doğa kurumuş. Cumhuriyetin kurulması sonrasında, köylerin isimleri Türkçeleştirilmiş. Böylece Butan Köyü, Hançıplaklar ismini almış. Kurak ve susuz olduğu için belki de. Çıplak ve kurak…
Butan köyü, 1970’lere kadar kendi halinde bir köydü. Diğer köyler gibi Sinemilli Aşireti’ne bağlıydı. Kürt-Alevi köyün aslında asker verme dışında devletle bir ilişkisi de bulunmamaktaydı. Erkekler askerde Türkçe öğrenirdi. Kadınlar ve çocuklar ise tek kelime Türkçe bilmezdi. 60’lı yıllarda köye gelen ilk öğretmenler örneğin okul olmadığı için normal köy evinde eğitim verirdi. İlkokula gidenler ise genelde ergenlik çağına gelmiş, artık genç denilebilecek çocuklardı. Hatta erkeklerin kimisinin bıyıkları terlemeye başlamıştı.
Köy kuraktı. Her ailenin küçük bir tarlası mevcuttu. Ancak ekilen-biçilen ailenin geçimine yetmezdi. Bu nedenle erkekler gurbete çıkar, eve para getirmek için aylarca ve yıllarca gurbette çalışırlardı.
Zamanla meslek grupları oluştu. Örneğin gurbete gidenler ve iş bulanlar, meslek sahibi olanlar bu defa oğullarını, yeğenlerini yanlarına aldırır, kendileri gibi yetiştirirlerdi. Bu nedenle köye bakıldığında bazı ailelerin erkeklerinin dozer ustası, diğer bir ailenin erkeklerinin kaynakçı, diğer bir ailenin erkeklerinin ise topoğraf olduğu görülür.
Dedik ya, köy halkı devleti bilmezdi. Daha doğrusu asker verir, vergi verir ve gerektiğinde baskısıyla karşılaşırdı. Ancak mahkemesini, adaletini ve işleyişini bilmez, ona dahil olmazdı. Husumet ve dargınlıklar Alevi dedeleri tarafından giderilirdi. Dedeler, belli dönemlerde, özellikle de kış aylarında köyleri dolaşır, semahlar kurulurdu. Bugün Cem ayini olarak bilinen semahlarda, dualar edilir, kurbanlar kesilir ve sorunlara çözüm getirilirdi. Dedelerin elinde ne Kuran ne de kılıç vardı. Ancak sazları ve kelamları kılıçtan keskin ve Kuran’dan daha bağlayıcıydı. İnsanlara verilen en büyük ceza ‘dışlama’ydı. Yani sosyal izolasyon. Bunun da belli bir süresi vardı. O süreden sonra tecrit kaldırılır ve insanlar yeniden topluma kabul edilirdi. Köyün sorunları genelde yaşlılar kurulu tarafından ele alınır ve pratik çözümlere gidilirdi.
Köyün kaderi, 70’li yıllarda yavaş yavaş değişmeye başladı. Bu dönemde gelişen sol devrimci dalga, Butan köyünü de içine aldı. ‘Din afyondur’ adı altında bilinçsiz bir şekilde önce Alevi dedeleri kovuldu köyden. Sonra da enternasyonalizmin çarpık algılanmasıyla Kürt ulusal değerleri bir bir terk edildi. Alevi Kürtlerin sistematik olarak katledildiği Maraş Katliamı ise zirveyi oluşturdu. Hakim olan duygu, sinme ve bir an önce o kurak topraklardan çekip gitmeydi. 12 Eylül 1980 darbesi, köylere uygulanan jandarma baskısı bardağı taşıran son damlaydı. Köyün dokusu tüm bunların üzerine gelen Turgut Özal zamanının ‘serbest piyasa ve liberal çağ atlama devri’ ile tamamıyla değişim sürecine girdi. Elinde nesi var nesi yok haraç mezat satan insanlar, soluğu Avrupa’da buldu. Siyasi nedenleri de olan insanlar aileleriyle birlikte Almanya, Fransa, İngiltere, Hollanda, Belçika, İsviçre, Avusturya, Kanada, ABD gibi onlarca ülkeye yerleşti. Deyim yerindeyse buralarda küçük Butan köyleri oluşturuldu.
Köy yavaş yavaş boşalıyordu. Maddi açıdan fazla imkanı olmayan ya da Avrupa’ya çıkmak istemeyen onlarca aile ise İstanbul, Ankara, İzmir ve Mersin gibi Türkiye metropollerine yerleşti. Gidiş nedenleri belliydi. ‘Biz cahil kaldık bari çocuklarımız okusun da adam olsunlar.’ Tabi bu gidişlerin hepsinde yaşlılar hesaba katılmamıştı. Bu nedenle evlerin büyük bir bölümü yıkıldı. ‘Batı’ya göç başlamış, şehre uyum sağlamayacağı varsayılan yaşlı nineler ve dedeler de köyde kendi kaderlerine terk edilmişti.
Köyün traji-komik hikayesi de burada başlıyor. Aradan 20-30 yıl geçti. Bir zamanlar anne ve babalarını yalnız bırakarak ‘Batı’ya göç edenler, onların çocuklarının da daha da ‘Batı’ya, yani Avrupa’ya yerleşmesiyle şimdi Mersin ya da İstanbul’da yalnız. Ancak onlar anne-babaları kadar şanslı değil. Çünkü onlar, alışık oldukları, yüzyıl yaşadıkları kendi topraklarında hayata gözlerini yummuşlardı.
Butan Köyü, kış aylarında tam bir ölümü yaşıyor. Köyde kalan ve çoğunluğu yaşlı olan insanların sayısı 20’yi geçmiyor. Tek dil, Kurmanci konuşuluyor. Hatta bazen belki de hiç konuşulmuyor. Büyük paralar harcanarak modernize edilen evler boş. Perdeleri kapalı, kapıları kilitli. Kışın Allah etmesin bir yaşlı ölse, cenazesi yerde kalıyor. Çünkü köyde mezar kazacak, cenazeyi toprağa verecek güçlü kimse kalmamış. Konu komşu ziyaretleri sıfır noktasında. Hakim olan izlenim, bu insanlar hayata küsmüş. Ya da hiçbir beklentileri yok. Köyde çok az gülünüyor. Çocuk sesi ise duyamıyorsunuz. Çünkü köyde çocuk yok.
Yaz aylarıyla birlikte durum değişiyor. Önce metropollerde kalanlar köye ‘tatil’ amacıyla dönüyor, sonra da Avrupa’da yaşayanlar. O üç ayda köy bambaşka bir hal alıyor. Kışın tek dilin konuşulduğuı, çocuk seslerinin duyulmadığı köyde, yazın İngilizcesinden Almancasına 10 ayrı dil konuşuluyor. Çocuklar, gençler… Düğünler kuruluyor, ziyaretler gerçekleştiriliyor. Ancak çarpık bir şey var. Yaşlılarla çocukların kan bağı dışında neredeyse ortak yanları yok. Dede torununun dilinden, torun da dedesinin dilinden anlamıyor. Dede, torununa masal anlatamıyor, geçmiş olayları aktaramıyor. Tarih bilinci köreliyor ve ölümle karşı karşıya bir toplum. Yaşlılar suskunluğa bürünerek tüm tecrübelerini toprağa gömüyor, çocuklar da zaten fazla da alakalı olmadıkları bir kültürel dokuya yabancı kalarak, köksüz gelişimini devam ettiriyor. Ara kuşak ise deyim yerindeyse ‘arada’.
Köyle ilgili son bir nokta: Köy küçülürken ve belki de kaybolurken, köyün mezarlığı gün geçtikçe büyüyor. Çünkü bu köyde doğmuş insanlar nerede ölürlerse ölsünler, cenazeleri köye getirilerek mezarlıkta toprağa veriliyor.

Tuncay DOĞAN
2.2.2010 KÖLN

PAYLAŞ

AĞAĞIDAKİ BÖLÜME FİKRİNİZİ YAZIP BİZE ULAŞTIRABİLİRSİNİZ #TAWDİLO